11 Mart 2020 Çarşamba

- YAVAŞ SEYİR MANİFESTOSU (1)..

Bunu ben yazdım. 
Ama sor bi nasıl yazdım. Feys şeysinde yayınladım. Yer yerinden oynadı anacım.
Onbinlerce görüntülendi, yüzlerce paylaşıldı. Hatta kesip biçip, kes yapıştır da yapıldı. Kaynaksız yayınlandı. Bittabi bu tür paylaşımlara çok bozuldum.
Neyssee..



Şöyle yazmıştım anacım:
Bilir misiniz bilmem ? Bundan yıllar önce Katalan denizci ve politik aktivist Joan Sol Perez ilk defa yayinlamış bu manifestoyu.
Bağzı katalan, ahşap ve küçük tekne sever tayfa oturup, kaleme almışlar. Alemlerde ilgi görmüş, bir çok dile çevrilmiş, denizlerde uzun ve hoşça vakit geçirmeyi, yavaş yavaş gidip yolculuğun, denizde olmanın, teknede olmanın verdiği hazzı doyasıya ciğerlerine çekmek isteyen iyi denizcilerin mottosu olmuş.
Bizim güzel Türkçe'mize de "Cem Gür" bey çevirmişti. Güzel çevirmiş, çevirmekle iyi yapmış kendisine teşekkür ederiz. Cem'cim kusura bakmazsa bu yazıda ben onun çevirisi üzerinden bağzı bozuklamalar yaparak az biraz güncelleitirerek, yer yer de itiraz ederek, bu metni çıkardım ortaya.
Tabii orjinal metni de üç dilde yazılmış hali ile en sonda yayınlayacağım panik yok. Neden üç dil demeyin malumunuz evrensel bi sayfayızdır vesselam.
Şimdi siz "tekne alıcam ama ne alsam, onu mu alsam, bunu mu alsam, motorunu neresine taksam, kaç tuvaleti olsun felan diye , bitmez tükenmez sorular sorup kafanızı bulandırıp, dağılıp dağılıp toparlanamıyonuz ya.
Bunlarla uğraşırken denizdeki hayatın güzelliklerini yaşamaya bi türlü adım atamıyonuz ya; bakın ne diyeceğim.
Önemli olan sahibi olmayı başarabildiğin teknenin tipi, tarzı, niteliği diildir anacım. Yeter ki yüzen bi tahtan olsun demiyo muyum her zaman ben? Öyle işte..
Felsefen şöyle olsun anacım:
Paran kadar olsun, küçük olsun, basit olsun ama seni lacivert sularda keyfince gezdirsin yeter. Boyunun, fiyatının veya donanımının, kürekli bir sandal veya büyük bir yat olmasının da hiç önemi yok.
Aslolan nedir biliyo musun?
Aslolan, senin teknen ve denizle kurduğun ilişkidir. Önemli olan onu diğer bütün sahip olduğun nesneler gibi görmeyip, sahip olunmuş bir nesne seviyesizliğine indirgemeyip, sana yaşattıkları hissettirdikleri ile bir bütün olarak değerlendirip, capcanlı özel bir ruh zenginliği yoldaşı olarak algılayabilmendir.
O bir taşıt aracı olmaktan çok öte, bambaşka bir zevk veren, unutulmaz deneyimler yaşatan, sana denizi, denizdeki yaşamı tattıran ama en önemlisi, sana seni ve dostlarını tanıtan bir yol arkadaşıdır vesselam.
Yol arkadaşı dediğime de bakma. Gezersen çok şahane olur, gez deryaları bittabi ama gezemesen de dert etme. Pasarelladan geçebildiğin sürece o sana pek şahane anlar yaşatır anacım.
Ama anın tadını çıkarabilmeyi bileceksin canım tayfa.
Teknen marinada, limanda, iskelede ya da alarga da bi koyda yatıyo olabilir. "Yatsın orda" demiyeceksin. Boş vakitlerinde çaycıda, çorbacıda, AVM'de, kahvede vakit öldürmeyip, kalkıp gidip tekneni açıp, kıçında yayılıp, içinde zaman geçireceksin.
Çayın, kahven, sevdiğin içecek ve atıştırmalıkların her daim hazır olacak mutfakta. Her an demir alıp, ufuklara sürecekmiş gibi tekneyi hazır tutacaksın.
Bi köşede unutulmuş, oynaman için vaktini bekleyen, pahalı bir oyuncak olmayacak teknen. Yaşam alanının doğal bir parçası olacak.
Üzerinde çalışıp uğraşacaksın. Orasını burasını elleyip, tamirini tımarını eksik etmeyip, aklayıp, paklayıp, temizleyip hazır tutacaksın. Emek vereceksin, öyle ki teknen de hayatında ortaya koyduğun eserlerden biri olacak.
Ne diyorlar: sevgi emektir. İşte bu emek , sen ve teknen arasında daha sağlam bağlar kurulmasına, onu daha çok sevmene önemsemene , onun da seni daha sıkı koruyup kollamasına yardımcı olacak.
Denize çıktığında aceleciliği, telaşeliği geride bırak. Koşuşturma curcuna, gerginlik medeniyet ortamlarında zaten diz boyu.
Denizde huzur sukunet ve gevşeme olmalı anacım.
Kasma kastırma.
Küçük bir tur bile atacak olsan, uzun bir yolculuk yapacakmışsın gibi, "git gidebildiğin yere" havasında, zamanla yarışırcasına diil de, dönüş saatine kafayı takmadan yola çık. Saati unut ve güneşin seni yönlendirmesine izin ver. Teknedeki yaşam denkleminden hız ve zamanı çıkartırsan geriye uzay kalır, o da denizin enginliği işte anacım..
Çoğu zaman öylesine çık yola.. Sabit rotasız ve hedefsiz ol.. Basitçe yelken yap. Kendini rüzgar ve denizin çağrısına bırak, doğa yönlendirsin seni.
Yolda mil hesabı yapmayı bırak bi tarafa. Gözün chart plotter da, şu kadar mil gittim, hızım şu kadar mil oldu, önümde şu kadar mil kaldı diye kurtlu kurtlu zıplayıp durma durduğun yerde. Ne geride bıraktığın ne de önünde kalan milleri düşün.
Bir yere gitmeyi takma kafana, hiçbir yere gidiyor ol bazen.
Sadece denizde olmanın, yolda olmanın ve anın zevkini çıkart.
Gideceğin yere varmış olmak değil, yolda oluyor olmak, gidiyor olmak zevklidir, bunun farkında ol sevgili tayfa.
Fotoğraf mı?
Ha o Aksona kaptanımız, minik tirhandilinin dümeninde; yelken deniz ve güneş keyfinde...

Mesela şu elektroniklere kafanızı takmanızı anlamıyorum anacım. Teknenin her yerini binlerce dolarlık elektronik seyir cihazları ile donatıyonuz ya ona çemkiricem şinci.
"Almayın yavv şunları" diyemiycem valla, paran varsa alacaksın tabi.. Para var, kolay çözüm var şeysileri..
Gerçi manifestonun orjinalini yazan Katalan gemiciler "unutun bunları" diyor ama, moderin zamanlardır anacım. Bendeniz görmemezlik edemiycem şimdi insanoğlunun pek faideli icatlarını. Öyle ya imkan varsa neden kullanmayalım di mi ama?
Fakat kafayı bunlara takıp, gezilerinizi, elektroniklerin arasına kafayı gömmüş, güzellikleri ıskalayacak şekilde yapmayın diyeceğim.
Alın, lazım olur ama dursun bi köşede. Fakat geleneği yaşamanın keyfini, zevkini ve güvenliğini ıskalamayın sevgili tayfa.
Bu "keyifli seyirler" işi eğlenceli bir oyunsa eğer, geleneksel seyir tekniklerini kullanabilmek te bu oyunun olmazsa olmaz bi kuralıdır vesselam.
Aletlere bağlı kalmadan denizde gidebilmeyi öğrenmelisin canım tayfa.
Havayı okumayı, temel meteoroloji bilgilerini, gözlem yapmayı, belirtileri değerlendirmeyi bilsen iyi olur.
Seyir sırasında nerede olduğunu saptayıp, kağıt bir harita üzerine işlemeyi, geleneksel haritalar, cetvel pergel felan rota çizmeyi, kara işaretlerini okumayı, parakete seyrini, pusula kullanımını, ilgili almanakları, çizelgeleri , pilot haritaları, pilot kitapları okumayı , hatta göksel navigasyon yapmayı bilsen iyi olur valla.
Diyeceksin ki "neden, hangi çağdayız bea?"
Neden olmasın yavv? Hiç bi işe yaramasa bile Alzaymır olmanı engeller, kafayı çalıştırır beyni canlı sıcak tutar. Malum yeni bişi öğrenmek iyi gelir bünyeye. Seyir sırasında da eğlenceli bi uğraş olur. Yaz çiz düşün, denizle havayla ilgilen, fenerleri burunları izle, seyir defterine yaz derken eğlenirsiniz vakit geçer.
Havayı koklarken burnun , etrafı kolaçan ederken gözlerin, rüzgarı hissederken sesleri dinlerken kulakların bayram eder; hayatın farkına varırsın bea.


Kısaca seyir sanatını öğren, fena mı sanatçı olursun işte bir tür.. Unutma canım canım tayfa gerçek denizcileri tanımlayan budur aslında. Her şartta kendine yetmeyi öğrensen iyi olur denizde. Her beklenmedik duruma hazırlıklı olmak lazım binaenaaleyh.
Tamam anlıyorum uygarlığın kitle iletişim araçları hepimizi esir almış durumda. Cep telefonu diye bişi icat etti insanlık. Gittiğin her yere her lanet olası şeyi taşıyorsun. Radyolar, TV'ler, müzikçalarlar, sosyal medya, dünyanın gazetesi-kitabı, filmler diziler hikayeler her yerde her zaman bir tık uzakta.
Kopamıyoruz, kendimizi soyutlayamıyoruz networkten.
Bi an bağlantımız kopsa kendimizi çıplak hissediyoruz. Ellerimiz kaşınıyo, parmaklarımızı nereye koyacağımızı dikkatimizi nereye vereceğimizi şaşırıyoruz.
Teknede en çok önemsediğimiz donanım , telefonların şarj ve bağlantı üniteleri oldu artık.
Ne diycem: Yapmayın. Her şeyi kapatın. Bağlantıları koparın. Network'un dışında kalın. Kısa bir zaman için bile olsa keşmekeşin, curcunanın, karmaşanın, gürültünün dışında kalmayı deneyin.
Sessizliğin sesini dinleyin bir tek. Denizin şırıltısını, bordaya çarpan dalgaların şakırtısını, yelkenin pırpır eden mırıltısını, esip geçen rüzgarın nefesini dinleyin. Bırakın sonsuzluk kuşatsın bünyeyi. Binlerce yıl önce de onlar vardı, şimdi de var, hep olacak; biz canına okumazsak doğanın.
Cep telefonu nedir ki? Şunun şurasında üç günlük ömrü olan bir icat. Peh ki peh..
Yekeye veya dümen dolabına yapışıp kalma. Her şeyi kontrol edicem tatavasını bırak bi yana. Koyver gitsin akışına. Dümeni bir arkadaşına bırak, yanlızsan trimine güven, dümeni sabitle, koyver tekneyi rüzgara o yolunu bulur nasılsa. Çık havuzluktan yayıl pruvaya, güverteye uzan ya da ve kendini akışa terk et. Sonsuzluğa akan zaman içinde süzül git..
"Yaşamak ne güzel şey" diye düşün. "Yaşamak ne güzel şey anasını sattığımın, yaşamak ne güzel şey". Yaa, bilmem artık..
Bak her zaman söylediğim bişiyi bi daha söyleyeceğim.
Yaz anacım. Her şeyi yaz. Yazdıkça daha çok farkına varacaksın yaşadıklarının hissettiklerinin. Somutlaşacak ete kemiğe bürünecek yaşantılar, deneyimler sen yazdıkça.. Kalıcı olacak, yarınlarda yaşayacak, ana mahsus kalmayacak yazdıkça çoğalacak tekrarlanma imkanı doğacak her anın.
Bir seyir defterin olsun teknende. Sadece teknik bilgiler için değil ama. Her şeyi yazmalısın oraya. Ya da ne biliim bi elektronik ortam kullan not almak için. Böylece her denizde oluşunun duygularını saklayacak, hatırlamak istediğinde yine yeniden yaşayabileceksin iyi kötü anları.
Bi de bak ne söyleyeceğim. Mutlaka paylaş yazdıklarını. Tabi ki benim kadar yetenekli bir yazar olamayabilirsin anacım. 🤪Takma kafana, ben de bir Dostoyevski sayılmam zaten neticeten. 🧐
Ne yazabiliyosan ne kadar yazabiliyosan o kadar yaz. Yaz ve paylaş. Mükemmel olması şart değil.
Senin "ne biçim bi yazı oldu bu" dediğin metinler, emin ol pek çok insan için eğitici, keyiflendirici, ilham verici olacaktır.
Neydi o bi reklam vardı hani bir ara; "paylaşıldıkça çoğalır" diye bi hüküm veriyordu bişi için. Aynen öyle, güven bana kendimden biliyorum. Film çeker, foto çeker, yazar da paylaşırsan aldığın keyifler katlanır, tekrar tekrar yaşanır çoğalır gider vesselam.
Bi blog yap, olmadı bi vlog yap, o da olmadı bir feys sayfası aç ya da hepsini birden yap. Pek güsel olur, fıstık gibi olur.
Yarışmalara girme anacım. "Hızlı olmayı boşver, yavaş yavaş git her zaman diyeceğim" ama bu da bir spor neticeten. Tekne Yarışları da, denizlerden teknelerden alınan zevkin bir başka çeşidi bir çok denizci dostumuz için.
"Eğer yarışmaktan hoşlanıyorsan asla ödülü ve dereceleri düşünerek yarışma. Yarışa, denizi, tekneni ve kendini rekabet içinde tanımayı öğrenmek için gir" diyor manifestonun orjinal yazarları olan katalan denizciler.
Ben farklı düşünüyorum doğrusu, bence rekabeti de boş ver. Yarışlara gir ama yarışları, denizde olmanın, diğer denizcilerle birlikte olmanın bir fırsatı olarak değerlendir.
"Yarışlarda her zaman en sonuncu olmayı hedefle" diyorum. Bu da dikkat çekici bir derecedir netekim. 😝 Herkeşler tanır seni neticeten. 😁 Hem böylece cümle tayfadan daha çok denizde kalmış, suyun rüzgarın tadını daha çok çıkarmış olursun hem gereksiz risk almamış lüzumsuz masraf yapmamış hem de tekneciğini de zorlayıp hırpalamamış olursun. Bilmem artık söyledim işte.
Tekneni sakın terk etme, o bunu sana asla yapmaz.
Tekne candır canlıdır. Onu ne marinada ne limanda ne de karada kızakta, kimsiz kimsesiz, boynu bükük bir başına, yanlız, çaresiz, bakımsız bırakma.
Denizi de unutma, nerde olursan ol her gün bir an için de olsa denizi görmeye çalış. Vakit buldukça ona git, uzun uzun seyret suyu, o muazzam enerjisini içine sindir. Nereye gidersen git, gittiğin her yere denizi de götür. İçinde ruhunda hatıralarında eksik olmasın.


İşte bu kadar.
Yazdım söyledim bildiğimce. Sürçü lisan etti isem affola.
Gerisi size kalmış, hayat sizin neticeten; bildiğiniz gibi yaşayın. Aslolan mutlu olmaktır bilhassa.
Kimseye yaşama hakkında akıl vermek, başta ben kimsenin haddi değil binaenaaleyh.
Kalın sağlıcakla canım tayfa.

8 Mart 2020 Pazar

- BANU ÖNEY HANIMI TAKDİMİMDİR.


Bu gün "Banu Öney" hanımı hatırlayacağız bu yazıda canım followırlarım.

Namı ile maruf denizci kadınlarımızdandır vesselam.


Bu yayınımızın tarihine de dikkat isterim;  8/Mart yani.
Bu vesile ile kadınlarımızı da kutluyor saygılarımızı sunuyoruz.
Banu hanımı  Türk amatör denizcileri yakinen bilir aslında. 
Türk yatçılarının duayenlerinden namı ile maruf Necla /Muhittin Öney çiftinin kızlarıdır.


Muhittin bey için Turk yatçılığının sancaktarı idi dersek mubalaga etmiş olmayız. 
TAYK'ın da kurucularından olan Muhittin beyin katıldığı yarışlar, desteklediği organizasyonlar ve yazdığı kitaplar ile az hizmeti geçmemiştir yurdum yatçılığına.
Eşi "Necla Öney"de, Türkiye'nin ilk kadın yat kaptanıdır.. Her zaman eşi ile birlikte denizlerde ve yarışlarda olmuştur.
Başka bi yazıda anlatayım onları size.

"Banu Öney" ise aileden devir aldığı denizcilik sanatında, ustalık çıtasını, cook daha uzaklara  taşımış bir denizcimiz.

1956 doğumlu Banu Öney hanım , Bogazici Universitesi psikoloji bölümü mezunudur.
Santa Barbara Kaliforniya Üniversitesi'nden de doktoralı bir öğretim görevlisi kendisi.
Boğaziçi Üniversitesi, Delaware ve Illinois Üniversitesi'nde hocalık yaptı, Profesörlük ünvanına sahip.
2005'te geçirdiği bir rahatsızlık ve beyin ameliyatından sonra çalışma hayatını noktalandırıp, denizlerde yaşamaya başladı. Marmaris'ten yola çıkıp yeni dünyalara gitti.

Teknesi Denize ile dünya denizlerinde epi mil eritmişliği var dümen suyunda; 2 de okyanus geçişi var; belki de 3 olmuştur şimdilerde.. 

Eşi "Peter Suggers" ile dünyayı turluyor; "Denize 2" tekneleri ve köpekleri "Ada" ile..

Neyssee.. 
Hikayenin hepsi, her şey bu filmlerde var işte canım canım followerler.. 
Çok güsel bi hikaye. İlham verici ve sürükleyici realiti şow dadında vesselam..
Fotolar felan tarihi bi belgesel kokusu da var.. 
Özellikle  anne Necla Öney hanımın eskimiş fotoları fevkaladenin fevkinde.. "Ada" kuçusu da, kuçu sevenlere lezzet dağıtmakta..
Bu birinci bölüm:
https://youtu.be/jLz2YgRAbAk
Bu da ikincisi:
https://youtu.be/DBZ3pkSMoyU

Deniz adlı bir kızı var, o da denizci. Ailenin üç kuşak denizci kadınları bakın bu  fotoda. 
Ortada Necla, Solda Banu ve Deniz..

Kitapları videoları ve konuşmaları var denizcilik hakkında; görürseniz izleyin anacım, teşekkür edersiniz bana.


Türk denizci kadınlar dediğimizde önde gelen isimlerdendir vesselam. 
Saygılarımızla selamlamaktayız neticeten.
Ne diyoruz ?
"Kadınlarımız olmadan asla.."
"Yaşasın denizleri ve tekneleri seven kadınlar."
"Ne çok denizci kadın, o kadar denizci millet."
Bak bi de ne diycem:
"Gönlümün Sultanı" topiğimizi okumuş muydunuz? "Jeanne Socrates" hanımdan bahsediyordum.
Dünya denizlerindeki en sıkı kadın kahraman. 
Banu hanım, bir yazışmamızda Jeanne ile çekilmiş bi fotosunu da yollamıştı sayfamıza.
Memnun olduk bittabi; sıkı bir Türk kadın denizci ve dünya rekortmeni Socrates kaptanımız bir arada.
Her zaman rastlanılmayacak bir anı. Aşağıdaki  foto da o..


Hadi bakalım kalın sağlıcakla..

4 Mart 2020 Çarşamba

- BİR RÜYADIR TİRHANDİL.

Bilen bilir hastasıyızdır. Az paylaşmadık ortamlarda tirhandil yazılarını fotolarını. 
Gönlümüze düşmüş bir ateştirse de kavuşamadan gideceğiz heralde bu kavanoz dipli dünyadan. Gerçi sahip olmayı başarabildiğimiz guletlerimizle soğuttuk biraz aşk acısını ama bi tirhandil edinemedik ahir ömrümüzde vesselam. 



Çok gezmişliğimiz vardır ama filvaki.
Akdeniz'e Ege'ye çok yakışmış bir teknedir anacım. Kaptanınıza da yakışırdı ama olmadı işte. Neysse "asla geç diildir" diyelim ufkumuzu karartmayalım canım followırlarım; genciz daha binaenaaleyh.




Tırhandiller, Antik çağlardan beri bura denizlerinde çok beğenilen bir tasarım olmuş. Ülkemizdeki anavatanı Bodrum olmuşsa da, Yunan adalarındaki tersanelerce geleneksel olarak çokça yapılmıştır. Binlerce yıldır çok az değişmiş, canlı bir tarihi efsane olarak günümüze gelmiştir.
Bu gün hala limanlarımızda salınıp durmaktalar.

Adını Antik Grekçe trekhantiri / trechenderi / triakene sözcüklerinden almış. "Üçte bir" ya da  “bire/üç” anlamındaymış bu isim. 

Neyden sebeb diyeceksiniz şundan dolayı anacım:  Bu teknelerin en önemli özelliği, enleri  
boylarının üçte biri olması..



Adı da bu ölçü sisteminden kaynaklanmış. 
Öte yandan Trexantiri sözcüğünden  geldiği de söylenmekte ismin. Bu da " Takipçi" demekmiş.Baş ve kıç tarafı bir ve sivri olup, literatürde "double ender" denen tasarımlardan.  Ama forma açısından bilinen yabancı formlardan çok daha biçimli ve güzeller. 
Hep iş teknesi olmuş. Denizci, güvenli, hızlı pek zarif teknelerdir.  Ne yazık ki gezi teknesi olarak pek tercih edilmemiştir. Neyden sebeb derseniz gövde formu az sayıda kamaraya izin verdiğinden, kıçta ise yayılma imkanının kısıtlı olmasındandır.


Geleneksel olarak  yeke  ile kumanda edilen,  yuvarlak gövdeli,  geniş karınlı, Bodoslamaları hilal şekilli,    Bordası alçak ve kavisli, açık ambarlı,   kullanışlı  güverteli  tekneler. 

Eskiden  tek direkli olup Latin yelken kullanılırdı. Şimdilerde  iki direklileri de yapılabilmekte, çoğunlukla randa ve markoni yelkenler  kullanılmaktadır. 


Çok büyük olmazlar genellikle.  6/15 metre arası boyları olur. Küçük olanları pek şekerdirlerse de, 11/12 metre olanları dadından yinmez. 


Yakın  zamanlarda gezi amaçlı 20 metrelik tirhandiller de yapılmıştır. Özellikle "İlkay Mıstık" ustanın işleri dikkat çekicidir bu boylarda. Ama fazla büyük olmaları çektirmeye benzemelerine sebeb olduğundan tercih edilmemekte tirhandil babında.

Çekiciliğinin yanı sıra bu form güvenilir ve denizci bir tekne de oluşturmakta. 




Hızlı  ve üstün manevra kabiliyetine sahipler.  Gerçi omurga salmalı olmaları nedeni ile tornistan da pek dümen dinlemezler ama kıvrak teknelerdir  vesselam. 

En/boy  oranı ve küpeştelerin alçak olması nedeniyle de kolayca alabora olmuyorlar. Öte yandan, inşa teknolojisi  bakımından sağlam omurga ve sık posta aralıkları,  geleneksel olarak kullanılan ağaçların türleri de  de güçlü ve dayanıklı gövdeler yaratmakta. Antik dönemde menengeç ve sedir ağacından yapılan tekneler bugün, reçineli çam ağacından inşa edilmektedir. 

Tabii lamine teknolojisi de kullanılıyor son yapılanlarında. Oralara girmeyelim şimdi. Biz "yığma tahtacılardanız" vesselam.




Milli Dalgıç "Aksona Mehmet Baş" kaptanımız’da Tirhandili, alçak yapılı, havaleli olmayan, rüzgar tutmayan, motordan önceki dönemde kürekli ve boyu kadar yerde dönebilecek manevra kabiliyetine sahip bir tekne olarak tanımlamıştır.

Bizden bir geleneksel tirhandilde şunlara bakacaksınız anacım.

Burnunun  gaga şekline, küpeşte ve şiyer şekline, baş bodoslama eğriliğine, kıç bodoslama yatıklığına, zarif ve figürlü dümenine, ay yıldız ve diğer ahşap oymalarına.. Olmazlarsa, o tirhandil bizim tirhandil olmaz vesselam. 


Özellikle  yük taşımacılığı, balıkçılık ve sünger avcılığı için ideal bir forma sahip olan tirhandiller yelken seyri için yaratılmış gibidirler. Kürekle de kullanılabiliyorlar bittabi.

Bütün bunlar nedeniyle antik çağda deniz ticaretinin en önemli ve en çok kullanılan taşıtı olmuş.
Antik çağda, şarap, zeytinyağı, hububat, incir, tuz, tuzlu balık  gibi ürünleri taşımakta kullanılan, amfora olarak adlandırılan, iki kulplu ve sivri dipli toprak testiler, bu geniş karınlı, açık ambarlı teknelere kolayca yerleştirilmişlerdir.

Homeros’un İlyada ve Odise Destanlarında “koca karınlı tekneler” diye ifade ettiği tekneler birer  Tırhandil idiler heralde.  Yunan mitolojisinde altın postu aramaya giden Arganot’ların lideri Iason’un kullandığı tekne de gene antik kaynaklara göre Tırhandildir. 

Tarihin ilk babası Halikarnassos’lu (Bodrum yani) Herodot amcamızın  seyahatlerini derlediği Herodot Tarihinde de Tırhandillerden bahsedilmektedir.
Tırhandil formundaki teknelerin yapımına Roma, Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı çağında da devam edilmiştir. Bodrum Sualtı Arkeoloji müzesinde halen teşhirde bulunan, Serçe Limanı Cam Batığına ait tekne (M.S. 11. y.y.) 15 metre uzunluğu ve 5.13 metre genişliği ile Tırhandil formuna yakın olup, günümüz Bodrum tersanelerinde uygulanan tekniğe benzer olarak inşa edilmiştir.
Yakın çağda ise ilk kayıtlar 1658 yılına kadar gitmekte.
O tarihlerde bi gurup Grek tayfa  korsanlardan kaçarken  Hydra adasına ulaşmışlar ve  Giritlilerden de öğrendikleri şekilde ilk tirhandili inşa etmişler.


Sonrasında da  19. yüzyıl sonlarına kadar yapılan bütün tirhandiller  Hydra ve Spetses adalarından çıkmış diyollar. Yunan adaları  sünger avcılığının merkezi konumundayken yüksek manevra kabiliyeti, güvenilirliği ve sağlam geniş karınlı gövdesiyle sünger avcılarının talep ettiği tekneler olmuşlardır. Ayrıca, sünger dalgıçlarının nargile tekniği ile daldığı dönemde, dalgıcın çıkardığı kabarcıkları kıvraklığıyla takip edebildiğinden (takipçi ya) tercih edilmekteydiler.


Bizim memlekette ise durum geriden gelmiş biraz. Bodrum’daki Osmanlı Tersanesinin kaldırılmasından sonra (1840) Anadolu’da tekne imalatı kesintiye uğramış;  ancak,  1960’lı yıllardan itibaren Tırhandiller tekrar görülmeye başlamış. Güllük’te deniz feneri bekçisi olan Namilerin Mehmet, Kalymnos’a giderek Yunanlı ustaların yanında çalışıp, tekniğini öğrenmiş, ve Bodrum'da  imalatlara başlayarak büyük bir Tırhandil ustası olmuştur. 

Ardından Namilerin Mehmet’in çırağı olarak yetişen Ziya Güvendiren usta, bu konuda büyük emekler vererek muhteşem Tırhandiller inşa etmiştir. 

Ziya ustanın yetiştirdiği Çolak Erol (Ağan), İsmail Özyurt, Erol Özyurt, Kıvırcık Mustafa, İlkay Mıstık, Mustafa Özkeskin (Hacı), Mahir Top, Mehmet Nami Uyav ve Küçük Ziya Tırhandil ustaları olarak Bodrum denizcilik ve süngercilik tarihine adlarını yazdırmışlardır. 




Bu gün bu büyük ustaların her biri muhteşem markalar olarak hatırlanmakta ve saygı görmektedir alemlerde. Biz de  onları saygılarımızla anmakta ve usta ellerinden hararetle sıkmaktayız canım 
followırlarım. 


Bulunabilirse eğer yaptıkları tekneler, müzelerde olamasa bile limanlarda baştacı edilmelidir vesselam. Mesela Bodrum'da  efsane süngerci Aksona Mehmet’in, Ziya Usta yapımı olan küçük tirhandili limanımızda salınmakta ve hakettiği saygıyı görmektedir bilhassa.

Ne yazık ki diğer ahşap tekne imalatları gibi tirhandil üretimi de, tek dişi kalmış cafanarın medeniyet modernitesinin  kurbanı olmaktadır sevgili tayfa.  

Bilen, eden, talep eden denizseverlerin sayısı giderek azalmakta, yapımcı ustaların sayısı düşmekte , bu çok şahane tarih te kaybolmakta olan değerlerimiz arasında yerini almaktadır. 

Neyseki  son yıllarda,  dünyanın  büyük ve prestijli yarış organizasyonlarından  olan "The Bodrum Cup",  ahşap yat  yarışlarından ayrı olarak, dünyada ilk ve tek  Tırhandil yarışını da organize etmeye başlamıştır.
Bu ilgiyi körüklemekte ve tirhandil talebine olumlu yansıyan gelişmelere neden olmaktadır.




Tirhandilleri gündemde tutacak,onurlandıracak, alemlere mal olacak bir yazı yazmak istedim canım followırlarım. Ne kadar başarabildim bilmiyorum. Yıllardır internet ortamlarında bu konuda yazıp çiziyoruz. Kuşkusuz bu bilgilerle ilgili araştırmaları ben yapmadım. Ben İnternet ortamlarında bilgi madenciliği yapmaya çalışıyorum. Wikiderya, Forum Heyamola, Forum Gezgin Korsan gibi mecralarda epi bilgi yazıp çizmiştik dostlarla beraber. Hepsi de çok sevgili dostlarım olan Cem Gür, Hakan Tiryaki, Gönenç Demir beylerin araştırmalarından yazdıklarından çok şeyler öğrendim ve buraya da alıntıladım. Benim ve onların yazdıkları oralarda duruyor hala. Tabii konu hakkında araştırma yapan bilim adamlarının  çalışmaları makaleleri de büyük katkı sağladı öğrenme sürecine. Sonuçta bu bir doktora tezi değil hepsini yazmayayım şimdi buraya. Hepsinin ellerine sağlık diyelim.

Bak mesela ne güsel bi film de yapmışlar burada.
Gözlerim yaşardı vallahülazim.
Bakın sizin de yaşarsın.
https://youtu.be/wSbrzeglSrc

Neyse her türlü eleştiri öneri ve katkılarınızı bekliyorum hepsini koyarım metnin içine söz valla.

3 Mart 2020 Salı

- "7 METRELİKLER"DE KONFOR MESELESİ.



Ne güzel yazıyorum maşşallah canım followırlarım. 
Engin bilgimden sizleri cömertçe yararlandırırken, ufkunuzu genişletip, zihninizi açıyorum. 
Lüzumsuz para pul harcamayın diye bedavaya  akıl verip, tüm tayfayı kolayına deniz maceralarına hazırlıyorum.
Yeterince alkışlanmıyormuşum gibi bir duygu var içimde ama olsun. Bu hizmetler sizlere feda olsun.



"7 metrelikler" diye bi dizi yazımız var. Okumuş muydunuz ilk bölümlerini?  "Rota" teknelerini, "Neta" teknelerini anlatmıştım. Dahası da gelecek bittabi..
Anlatılacak ne güzel tekneler var netekim yurdum tersanelerinde.

Geçen yazıda Neta'dan bahsederken bi yerde şöyle demiştim:
"Küçük tekne küçük teknedir, bu teknelere süperyat muamelesi yapmak, her şeyi istemek anlamsız sıkışmalara neden oluyor. Sonunda toplamı sabit bir hacim. Zorlamalar teknenin genel formunu da bozuyor ve fiyatı da gereksiz yere yukarı çekiyor. "
Fekat konuya orda girmemiş, "bir başka mekalemde bunu anlatayım" demiştim.
Bak işte anlatıyorum bizde söz, söz..


Şöyle diyeceğim kızmazsanız:
İnsan ne istediğini bilmeli anacım. Bu işte de öyle netekim. Biz her şeyi birarada istiyoruz. "Hem karnım doysun, hem de pastam azalmasın, dursun" diyoruz.

Ama öyle olmuyor işte . "Hem şöför yanı, hem tek koltuk, hem İbrahim Tatlıses kasedi, hem de 3 kuruş" olmuyo bu işler.

Küçük tekne küçük teknedir neticeten. Siz niye küçük tekne alıyosunuz? "Küçük olsun kolay olsun" diye mi, yoksa neden?

Elin adamı küçük tekneyi, küçük tekne olsun diye alıyor. Kıyı kıyı geziyor, sporunu yapıyor, balığını yakalıyor, doğanın tadını çıkarıyor, yelken keyfini alıyor, kampçılık yapıyor, ucuza basit  hayatın tadını çıkarıyor.


Yoksa siz aslında bi süperyat istiyonuz da, para olmayınca çaresiz,  ucuzdur diye mi bunları alıyonuz? Alıyonuz da  ondan mı mutsuz mutsuz dolanıp, "o yok bu yok" diye çemkiriyonuz?
Küçük tekne alıyosak bileceğiz ki, bu küçük teknedir. Küçük küçük yaşanacak işte küçük teknelerde. 

Küçük tekne alıyorsanız, siz de küçük tekneci gibi olacaksınız, küçük tekneci gibi yaşayacaksınız.  Basit olup, basit kalıp, basit düşünüp, basit yaşayacaksınız.

Planlar basit ve küçük olacak, rotalar ona göre çizilecek, kıyı kıyı, kısa kısa, hava kollanıp denizlere bakılıp gidilecek. 

Kumanyalar kolayına planlanacak, yaşam konforundan kayıplara katlanılacak, "kampçı gezgin" mantığı kullanılacak, sportmence davranılacak, kısıtlara katlanma katsayısı  yüksek tutulacak..

Katlanamıyorsanız böyle yaşamaya, o zaman büyük tekne alınacak başka yolu yok. 
"E olmuyo o da pahalı para yetmiyo" diyosanız, yapılacak bişi yok anacım.

Bişey hem küçük hem de büyük olmaz işte. Hem büyük hem konforlu hem ucuz da olmaz.
Vaz geçin işte her şeyi birden istemekten. Tamam mı canım followırlarım bu kadar böyle yani. Söyledim işte açık açık.
O zamanda kararlı olun küçük tekne alın, alınca da küçük teknecilik yapın vesselam.

Siz şimdi "gidip bir küçük tekne alayım bare" diyorsunuz. "O kadar paralar vermeyeyim" diyosunuz.  Fekat ne yapıyosunuz ? Başlıyosunuz saymaya:

"Tekne hızlı olsun, güçlü motoru bulunsun" diyosunuz.
"Tuvalet kapalı olsun, lavabosu bulunsun, tahret musluğu da olsun"  diyosunuz.
"Kamaranın damı yüksek olsun, ayakta durayım, pantolonumu rahat giyeyim çıkarayım"  diyosunuz.
"Havuzlukta davlumbaz yüksek olsun, kafamı eğip durmayayım"  diyosunuz.
"Motor içten takma olsun, olunca da  gömülü olsun" diyosunuz.
"Mutfak kocaman olsun rahat olsun, buzdolabı büyük olsun, çift ocak bulunsun" diyosunuz.
Ne biliim her şeyi istiyosunuz işte.

E o zaman ne oluyo ?
İmalatçılar da bu tuzağa düşüyo. İçine her şeyi koymaya başlıyorlar küçük teknenin.
Küçük tekneler de "öküze özenmiş kurbağa" gibi başlıyor şişmeye.

Toplamı 7 metre bi tekne neticeten , her şeyi koymaya kalkınca da ne oluyo?
Hem seyir güçlüğü olan güvensiz tekneler oluşuyo, hem de çirkinleşiyor tasarımlar. Su üstünde balon gibi en ufak bi yanal rüzgarda sürüklenen sefineler çıkıyor ortaya.

Çok güsel endüstriyel tasarımları olan, güzel işçilik, güçlü motorlar, engin konfor sahibi olan küçük tekneler yapılmıyor mu?  Yapılıyor bittabi. Ne güzel fonksiyonel tekneler var pazarda.


O zaman da ne oluyo? Küçücük teknelerin fiyatı çıkıyor arşı aleme. Bu son fuardan aldığım haberlere göre (Şubat 2020), kapalı tuvaletli, havalı, konforlu  dişe dokunur bir 7 metrelik teknenin fiyatı, limana teslim 300.000 liralara dayanmış durumda.


Şunu demek istiyorum yani:
"Her şey olsun" demek yerine ihtiyaçlarınızı iyi belirleyip, kullanmayacağınız  ya da çok az kullanacağınız değerlere para vermeyin derim gereksiz yere. 

N'apıyoruz? Malı değil aslında faydayı satın alıyoruz di mi? Ya da öyle yapmalıyız. Beklediğiniz faydayı gerçekçi tanımlayıp, ona en kolay yoldan ulaşmayı seçin canım followırlar.

Hep ne diyoruz? "Her seçim bir vazgeçiştir".  
Eğer vazgeçebildeceğiniz miktarda bi paralar yoksa hesabınızda, tekne almaktan vazgeçmek yerine, biraz konforunuzdan vazgeçmeyi düşünebilirsiniz neticeten. 

Para varsa sorun yok bittabi. Canınız ne istiyosa verin parayı, alın gitsin. Ama yine de kullanması dert, bakımı zorluk, vatana millete israf, çevreye zarar be anacım.

Şöyle mesela dehşetengiz bir örnek vereyim:
Diyelim ki parayı da bulmuşuz. Diyelim İstanbul Etiler de oturuyoruz. 
Diyelim ki yenge bir araba istedi. Diyelim ki yenge arabayı çok kullanmayacak, sadece 3 sokak ötedeki kuaförüne gitmek için kullanacak, dolaşmıyo yani  dağda kırda araba kullanarak.
Diyelim ki hem evin hem de kuaförün önünde park yeri bulmak bir dert. Diyelim ki kuaföre giden yollarda trafik bi keşmekeş, diyelim ki kuaförün önünde de park yeri yok ve diyelim ki yenge şöförlük becerileri konusunda da bir Fitibaldi bey diil yani

Ona bir Range Rover mı alırdınız, bir Mini Cooper mı yoksa bir "Hyundai İ-10" mu? 

Yaa bak ne güzel bi soru sordum netekim. 
Maksat temel faydayı en ucuza, en zahmetsiz ve en az kayıpla almak değil mi anacım?
Neydi slogan?
Basit git, ucuz git, kolayına git, hemen git. 

Bilmem annatabildim mi ?
Tamam mı canım followırlarım hadi bakalım.
Sıkı sıkı sarılırım herkeşlere..

2 Mart 2020 Pazartesi

- "İÇTEN TAKMA MI?", "DIŞTAN TAKMA MI?" SORUNSALI..

Buyrunuz.. Söz verdiğimiz yazıyı yazmışımdır vesselam.
Hep merak ettiğiniz milyon dolarlık soruya cevap veriyorum anacım bu mekalemizde.
Halkımızın gözleri aydın.
"Tamam bir ufak tekne alalım da; kıçtan takma mı alalım, dahili motor mu alalım" diyonuz ya. İşte o problematiğinizi çözüciim pıt diye; hayırlara vesile olsun canım followırlarım.


Yıllarca içten takma motor kullandım pek memnun kaldım.
Büyükçe  bir guletim vardı 15 metron bişi.. İçinde 135 HP bi Ford vardı. Daha sonra aldığım  küçük guletimde ise 39 HP Yanmar.
Hiç bir sorunum olmadı pek sevdim kendilerini. Her koşulda katır gibi çalıştılar.
Şunu söylemeliyim:
Eski tüfek denizcilerin çoğu gibi güvenilirlik, risk azlığı ve dayanıklılık bakımından her zaman içten takma motor daha iyi geliyor derin duygularıma.

Şimdilerde ise minik laylon teknemde bir dıştan takma motor var. 50 HP bir Tohatsu..
Kendisi ile çok kısa bir geçmişimiz oldu ama ondan da memnunum valla sağolsun. Şimdilik hiç acaiplik  yapmadı.

Neden mi dıştan takma aldım ?
İlk düşüncem rahatlık, konfor, genişlik, alan yaratma gibi fonksiyonlardı. Güvenlik açısından durumu değerlendirdiysem de onu sonra konuşalım.
Küçük teknelerde motor dışarı çıkınca havuzluk müthiş genişliyor anacım.
Dön dolaş yayıl, topla milleti partile,  istersen pist kur dans et,   havuza yatak kur 4 kişi yat , kocca masayı koy,  8 /10 kişi yayıl yayılabildiğin kadar; o kadar öyle yani.
Tenteleri kapattın mı da kocca bi boş oda sana. İster kışlık salon yap, İstersen koy malzemeleri depo yap.

Ferahlık iyi bir duygu neticeten.

E diyeceksiniz ki , "zaten bi masa alacaksın oraya, motor kutusu masa olarak kullanılır aynı hesap olur". Doğru da, aynı şey olmuyo;  şekli ve yeri problem oluyor motor kasasından yapılan masanın.
Bir de sabit masa da almamalı zaten küçük teknelerde. Seyyar masa kolaylığı var netekim.
İkea'dan 175 liraya tik görünümlü 55x55 bir portatif bir masa aldın mı tamamdır, teknenin istediğin köşesinde kullan. Kullanmadığın zaman katla koy tavana. Çok pratik valla.
Hatta 2 adet masa al daha kullanışlı. Ortaya sabit tek kocaman masa da sıkıştırıyor ortamı.
2 masa oldu mu birini at tavana, gerektikçe indir aşağı.  İstediğin yerine koy havuzluğun. Birini bi yerde diğerini diğer bi yerde kullan. Hem kıyıya kamp kurduğunda da al masanı çık sahile. Bu biirrrr..

Gelelim ikinci faktöre..
Motor dışarda olunca sesi daha az rahatsız ediyor uzun yolda. Hatta motoruna bağlı olarak neredeyse  hiç duyulmuyor.  İçten takma motorlar yerli yapım çoğu küçük teknede gömülü değil. Gömülü de olsalar yeterince yalıtım yapılamıyor ve gürültüden durulmuyor havuzlukta yol yaparken. Keyif gezileri için büyük sıkıntı anacım. Bu da ikiii..

Bi de hararet sorunu var. İçten takma motorlar damları kapalı havuzluklarda sıcaklık yapıyor. Bizler gibi Akdeniz'de gezenler için zaten hava yeterince bunaltıcı oluyor, bi de motorun sıcaklığı   Motor dışarda olunca harareti basmıyo havuzluğu.  Özellikle yaz günleri için iyi oluyor vesselam. Bu da üççç..

Titreşim meselesi de var bittabi..  İçten takma motorları nasıl oturtursan oturt, hangi pahalı motor kulağını alırsan al titreşimi engelleyemiyorsun. Motor dışarda olunca titreşim hemen hiç olmuyor, olsa da rahatsız etmiyor  bu da dörtt..

Dıştan takmanın bakımı tutumu daha kolay geliyor sanki, motora ulaşım çok kolay. bu beşşşş..
Ayrıca sintine de her zaman boş ve tertemiz duruyo bittabi, bu da bizim gibi hayatı sintine temizliği ile geçmiş garibanlar için güsel bişi yani; bu da altıı..

Manevra kabiliyeti daha iyi oluyor bu motorlarla. Tomofil gibi gir çık her yerlere. Pek güsel dümen dinliyo. Tabii gaz altında olmayınca dümen kayboluyo ama olsun alışıyosun, veriyosun gazı dönüyosun istediğin yere bu yediii..

Sığlıklara giriyosun istediğin gibi, motorum pervanem çarptı mı derdine son.  Motoru kaldırdın mı tamamdır..  Gel kumsala oturt tekneyi istersen baştan, bitti gitti.. Bu sekiizz..

Pervaneye halat sardı, aman kekamoz yaptı, bakım lazım felan derdi de bitti. Kaldır motoru ne yapacaksan yap pervaneye. Bu da dokuuzz..

Tabii bir de hız meselesi var. Biraz daha hızlı zannımca dıştan takmalı tekneler. Bu da Ooonnn..

Peki kötü tarafları var mı?
Vaarr..

Bi kere benzinli.. Bu ne demek? Yakıt parası pahalı demek biiirrr.. Yakıt açısından tehlikeli demek ikiii.. Tehlikesi açısından söyleyeceğim bişi yok dikkatli olun demekten başka. Pahalı olmasına gelince istatistik yapıp emin olmak lazım durumdan kendi kullanımız açısından.

Bakın mesela  bi gezi anısı okumuştum bir zamanlar. Ondan aldığım kısa bir bölümü hatırlatayım size.

Bodrum'lu dostlar  "Ümit Erdem" beyin teknesinde Yamaha F50 kıçtan takma, "Halil Ulutaş" beyin teknesinde ise Yanmar 80 HP, içten takma motorlar varmış. Bu ikili beraberce bir Gökova gezisi yapmışlardı.


Ümit beyin Rota teknesinde Yamaha F50 kıçtan takma motor var.

Halil beyin Nauta teknesinde ise Yanmar 80 HP, içten takma bittabi..

Ümit bey, dıştan takması ile 3500 devirde, yaklaşık 7 knot süratle, 35 deniz mili mesafeyi, 5,5 saatte, 26 lt benzin harcayarak tamamlamış.

Halil bey ise, 35 deniz mili mesafeyi, yaklaşık 5,5 saatte, 2000 ile 2300 devir arası bir güçle, o da 7 knot civarı ortalama hızla, 24 lt mazot harcayarak tamamlamış.

O günlerde mazotun litresi 6.53 lira Benzinin litresi ise 6.95 lira olduğunu düşünürsek,  kıçtan takma motorla seyahat eden Ümit bey 181 lira, Halil bey ise 157 lira harcadılar.

35 mil de 24 lira fark. Yani mil başına bir lira bile değil.
Bilmem artık pahalı mı dıştan takma motorun gitmesi?

Sonra dıştan takma motorlar için, içten takmalar kadar güvenilir değil algısı var alemlerde.
Hakikaten mesela dizel bir Yanmar, katır gibi her şartta çalışabilen bir motor. Valla ben şahidim anacım. Dıştan takmaların daha narin olduğu bildiriliyor.


Tabii daha az masraf gerektiriyorlar içten takmalar yakıt olarak.  Ayrıca teknenin ortasında olmaları da daha dengeli bir tekne vaat ediyor.


Bi de dıştan takmalar çalınması daha kolay motorlar. O dert te var tabii..

Yüzme platformuna takılıyor olmaları da kötü. Teknenin kıçında kalabalık ediyorlar. Boruları felan derken platform yas pus oluyor vesselam.

Yine de son dönemdeki tüm tekne tasarımcılarının kıçtan takma motorlara dönmesinin bir hikmeti olmalı. Hele ufak teknelerde durum tamamen böyle.
Halkımızın  dıştan takmlara karşı tutumu bence  tomofillerdeki otomatik vitese karşı olma meselesi gibi sanki.

Hatırlayan hatırlar, bir aralar alemlerde şöyle söylemler dolaşırdı: "Hatchback araba alınmaz kardeşim", "otomatik vites araba alınmaz kardeşim". Şimdilerde kimseler bu söylemleri kullanmıyor artık.  Alışkanlıklar önyargılar değişti ortamlarda. En çok satılan arabalar otomatik vitesliymiş şinci ortamlarda.

Sonuçta şöyle demeliyiz kanaatimce:
Her seçim bir vazgeçiştir. Bi şey seçersin bir başka şeyden vazgeçmişsindir.
Mesele şudur:
Senin ihtiyacın ne kardeşim? Bu tekne ile ne yapmayı düşünüyosun? Senin için teknenin hangi fonksiyonu önemli? Hangi faydaları seçip, hangi özelliklerden vaz geçiyorsun?

Genel ve tek doğru yok yani neticeten.
Bakın hayatınıza değerli followırlarım, şu soruların yanıtlarını verin.
Bu tekne ile ne yapmak istiyosunuz ?   Kaç paranız var ?.

Mesela her gün haldır haldır açık ve yüksek denizlerde 35 mil yol mu yapacaksanız açık denizlerde; içten takma alın.
Mesela günde 5 saat düşük hızla sırtı mı çekeceksiniz balık peşinde ; içten takma alın.

Yook,  "ben alemciyim, ferah fahur bi havuzluk ta yayılmak isterim" mi diyonuz, dıştan takma alın.
"Kolay olsun kullanımı", "sığlıklara gireyim, marinalarda yerime kolayca yanaşayım" mı diyonuz; kıçtan takma alın.
"Zaten nereye gidiyorum, ne kadar kullanıyorum ki, yılda 2 defa uzun yol yapıyorum, çoğunlukla günlük gezi işte" mi diyonuz kıçtan takma alın.
"Az geziyom, yaksa yaksa kaç lira fark eder ki" mi diyonuz; kıçtan takma alın.

Neticede atom çekirdeğini parçalamıyoruz anacım basit bi problematik.
Çözdüm işte netekim.
Aferin diyin bakalım bana.

1 Mart 2020 Pazar

- PARDEY ÇİFTİ (2)..

Dün anlattım ya canım followırlarım  "Pardey" çiftini..
Teknelerine ayrı bir bahis açayım dedimdi. Efsane bi teknedir vesselam.

Buyurunuz şimdi de karşınızda  onların kendi elleri ile yaptıkları, güzeller güseli, cesur mu cesur, fevkaladenin fevkinde "TALEISIN" sefinesi..


Teknemiz "Lyle C Hess" beyin tasarımıdır..
1977'de Pardey çifti için tasarlanmış, Kahramanlarımız Lin ve Larry tarafından kendi elleri ile yapılmış, 1983'te denize inmiştir..

9 metron kadardır.. 8 ton gibindir..
O zaman 38.000 dolara mal olmuş..
Denizlerde 80.000 mili var gitmediği yer kalmamış..
Güselmiş harbiden..

Satmışlar dilberi..
Böyle bi insanlar, böyle bi tekneyi neden satarlar? Nasıl satarlar?
Bana kalsa satılabilemez bi parçası olur o tekne, o insanların yaşamlarının..
Fekat satmışlar..
Neden diye sorunca anladım durumu..
Şimdi kötü habere hazırlayın kendinizi canım followırlarım; Larry amcamız Parkinson dan muzdaripmiş. Satarlar mıydı yoksa..
Kader.. O koca denizcinin bu durumu can sıkıcıdır vesselam.

Şöyle diyor "Lin" hanım:
"Bir tekne sahibinin en mutlu olduğu anlar o tekneyi aldığı ve sattığı günlerdir derler.. Fakat bu kesinlikle benim için doğru değil.
Biz bu tekneyi hiç almadık.
Yaklaşık kırk yıl önce Larry, birkaç ağaç kesip, kurutmaya başladığında tanıştık biz teknemizle.
Bundan bir yıl sonra da , yavaş yavaş tekneye dönüşen üç yıllık inşaat projesine başlamıştık. Her bir tahta parçasının yerine konmasına yardım ettim, her yerini en az beş kez zımparaladım ya da boyadım.
Ardından 30 yıldan fazla bir süre, 100.000 milden uzun yolculuklar boyunca bu işlemleri tekrarladım defalarca.. Ahşapları zımparaladım, boyadım onlarca kez.. Bu yüzen nesnenin her santimi neredeyse benden bir parça olmuştu artık."

Yaa demedim mi ben size?? Üzücü bi hikayedir netekim.
Teknenin yeni sahipleri, tekneyi alıp ilk yelken açtıklarında, hüzünlenmemek olanaksız olmalıydı Lin teyzem için..
Yavaşça süzülerek uzaklaşırlarken seslenirler gençler: "Teknenize çok iyi bakacağız.."
Lin teyzem yolculuğu büyük bir merak, endişe ve hüzünle takip eder; başlarına bişi gelmesin çocukların diye. Gözleri Taleisin'den boşalan iskeleye takılı, yol boyunca haberler bekler onlardan.

O diil de şunu dinleyin şimdi:
"Larry'"ye sorar Lin: "Onu özleyecek misin?"
"Onun, kullanabilecek birine gitmesinin zamanı gelmişti" der Larry..
"Sağlığın elverse idi bir başka yolculuk planlamak, başka bir çılgın maceraya atılmak istemez miydin" diye sorar Lin..
"Lin, bu açgözlülük olurdu," olur Larry'nin cevabı.
İşte doymuş, aşmış, taşmış, görmüş geçirmiş bilge bir adamın sözleri..
Gözüme bişi kaçtı sanırsam canım followırlarım.. 
Benden şimdilik  bu kadar anacım.

"Kim almış bea hani hikayenin devamı ?" dersiniz siz şinci..
Sattıktan sonra ne almışlar da dersiniz.
Meraklı tayfalarsınızdır bilirim ben sizi.

Çok okunursa yazılarımız onları da anlatırım netekim.
Bak nassı gelişiyo hikaye hordan hötteye.. Kalın takipte anacım.