10 Mayıs 2020 Pazar

- HÜZÜN HÜZÜN İKİ GÖZÜM GİT BAŞIMDAN..


Bu yazıdaki kahramanımız hüzün verecek değerli tayfa..
Bağzen böyle olur.. 
Hayat bu..
Her şey insanlar için..
Doktor "Nuray Kurt" bey efendim..


Anlatayım ama dedim ya hüzünlü bir hikayedir.
Yine de hatırlanmalı her zaman. Gerçekten örnek olacak bir hikaye.

"Turgay Noyan" bey şöyle başlıyor 2011 de kendisi ile yaptığı röportajına:
"Dr. Nuray Kurt en habis türlerden biri, kıkırdak kanseri olduğunu öğrendiğinde 2000 yılıydı. Doktor olarak en çok beş yıllık ömrü kaldığını biliyordu. 2003 yılına girdiğinde ayaktaydı ve "Ne olursa olsun en büyük hayalimi gerçekleştirmeliyim" deyip bir tekne aldı."

O tekne Yine bu köşe kahramanlarımızdan "Prof. Dr. Selim Yalçın" ve "Prof. Dr. Nadire Berker" çiftinin eski teknelerinden olan "Anka idi"..

Nadire Berker, 2003 yılında, tekneyi almak için ilk kez karşılaştıklarındaki hissiyatını şöyle annatıyor Naviga dergisinde:
"Dr. Nuray Kurt hayatımıza bir girdi, pir girdi." ....... 
"Tanısır tanışmaz cok yakınlaştığımızı, kısa sürede kardeş gibi olduğumuzu biliyorum. Gerçi o herkesle yakındı, onu tanıyıp ta sevmeyen yoktu ki.
Muzip yakışıklı yüzü, zeka fışkıran gözleri, kocaman kahkahası, tamamen kendine özgü konuşması, sağlam kişiligiyle kardesimiz oluverdi."........ "Anka’yi alıp donatıp dünya turuna çıkmayı planlıyordu. Pazarlık o dakikada bitti, Anka, Nuray’in oldu.."


"Anka", yerli yapım bir "Pala 11,5"tur..
Nuray bey "Anka"yı alır ve çok sever, yeniler, bakar, eksiklerini tamamlar ve dünya seyahatine hazırlar.. Şöyle annatıyor röportajında Nuray bey:
"Ben zaten lüks aramıyorum, huzuru, mutluluğumu arıyorum; onu da teknemde buluyorum. Teknem benim için çok güzel ve ihtiyaçlarımı karşılıyor."
Ancak seyahat hastalıkla verilen mücadele nedeni ile ertelenir..
Şöyle anlatıyor:
"Seyahate 2009'da çıkmayı planlamıştım fakat ameliyatlar nedeniyle 2010'a erteledim, o da olmadı. 2011'de de çok büyük bir ameliyat geçirdim, karaciğerimin yarısı alındı. 11 sene içerisinde beş defa, toplam üç sene kemoterapi gördüm."


Fakat vazgeçmez kahramanımız ve sonunda 6 Eylül 2011'de Marmaris'ten yola çıkar.
Nadire hanımdayız yine, o günleri şöyle annatıyor:
"Hastalıkla sürekli mücadele etti Nuray, etrafindakileri asla üzmedi, çektigi sıkıntıları kimseye gostermedi. Sanki kendi hakkında konuşmuyormuş, sanki hasta olan kendisi degilmis gibi nerelerinde metastaz oldugunu, nasıl tedaviler planladığını gayet sakin bir sekilde anlatıyordu. Gık demeden 19 kere ameliyat oldu, yuzlerce kez radyoterapi ve kemoterapi aldı, ama son donemine kadar Anka’yi asla ihmal etmedi. Varna’da tamamladığı son tamirattan sonra hayalindeki yolculuğa çıktı."
Navigaya verdiği röportajda Nuray bey, yolculuğun ilk aşamalarını şöyle anlatır:
"Simi, Tinos, Anafi, Santorini ve Girit adalarına uğrayarak Sicilya Marzamemi Limanı'na gittim. Siracusa şehrini görmek istiyordum, tarihi yerleri gezmeyi çok severim. Catania'yı da gördüm. Güney kıyılarından Sardinya'ya geçtim. Cagliari'de bir gün kalıp ispanya'ya, Alicante Limanı'na gittim. Volvo Ocean Race'in startına kalmak istiyordum ama Türkiye'ye dönmem gerektiğinden planımı esnetmedim. Dört gün seyirle Cartagena, Estepona ve Cebelitarık'a gittim. Oradan da Fas'a geçtim"
Teknesini Fas Rabat'ta bırakır ve ameliyat olmak için memlekete döner.. Tabii ameliyattan sonra teknesine dönecek ve yola devam edecekti..


Nadire hanımdan dinliyoruz:
"Cebelitarik, Kanarya’lar, Kabo Verde uzerinden Atlantik Okyanusu’nu gecti. Okyanusu onunla beraber gecmek isteyen Bulgar arkadasi Viktor Kanarya’lar Kabo Verde seyrinde sert fırtınada panige kapılıp, korkudan kamara dışın çıkamayınca seyrin son iki gününü dümen başında tamamladığını gülerek anlatmıştı bize Nuray. Kabo Verde’de Viktor onu bırakıp kaçınca da pes etmedi, tek başına, otopilotu bozuk, ruzgar dumeni ayarsız, motoru arızalı teknesiyle Karayip’lere kadar dümen tuttu. Keyifle Saint Lucia adasi’ndan Curacao’ya kadar tek başına yelken yaptı, daldı, balık tuttu, arkadas edindi, zevkle yasadı."

Son kez Ülkeye döndüğünde tekne Curacao'da kalmıştı yoldaşını beklemek için.. Ama dönemedi kahramanımız teknesine..
2013 Kasımı idi.. Kaybettik..
Böyle işte.. Işık saçan bir kahramandır.. Işıklar içinde yatsın..

Okumak isteyenlere:
Turgay Noyan Röportajı:
http://www.yeniasir.com.tr/…/kanserin-dermanini-okyanusta-a…
Naviga röportajı:
http://www.turksail.com/index.php…
Nadire hanım yazısı:
http://gezginkorsan.org/forum/index.php…

9 Mayıs 2020 Cumartesi

2 ADAM, - BİR KÖPEK, BİR FİLİKA KUTUP TURUNDA..

Bu yazının hikayesi bu olsun mu canım followırlarım.
Güzel hikaye valla..
Şubat 2018'de, iki genç mimar emekli olmuş bir İskoç filikası satın alır.
Bunu bir keşif teknesi haline getirirler.


Shackleton adlı bir köpekle birlikte binerler bu tekneye ve Kuzey Kutup Dairesi etrafında 3.100 millik bir yolculuğa çıkarlar.
Hikaye budur..


Filika 20 yıl boyunca İskoçya'nın batı kıyısında seferler yapan bir feribottan emekli olmuştu. 100 kişiyi taşıyabilecek 11 metrelik bişi idi.
Açık arttırma ile bizim gençlere 7.000 pounda satılmış.


Eski cankurtaran için sakin bir emeklilik gerçekleşemeyecekti ne yazık ki.
29 yaşındaki Guylee Simmonds ve 28 yaşındaki David Schnabel,
maceralara atılmak için işlerini bırakıp, kariyerlerinin en büyük tasarım işine girerek bizim filikanın üzerinde çalışmaya başlamışlar.



Her şey değişmiş, kamaralar salonlar felan derken bir yıllık çalışmanın sonucunda yeni adı ile Stodig yolculuğa hazırlanmış.

İngiltere Dover'dan, yola çıkıp, Fransa'ya geçmişler. Belçika ve Hollanda kıyılarını geçip, ardından Danimarka ve İsveç kıyılarını katederek Almanya'nın Kiel Kanalı'ndan Baltık Denizi'ne çıkmışlar.


Motor sorunları nedeni ile İsveç'te iki hafta durmuşlar ama ardından Norveç'e ulaşmışlar.
Fiyortlar felan turlaya turlaya, kuzey denizlerinin sertliğine denizde gitmeye elverişli olmayan bir tekne ile direnerekten, yolculuğun 124. gününde Kuzey Kutup Dairesi'nin en büyük şehri olan 70 derece kuzeydeki Tromsø'ya varmışlar.


2019 kışını oralarda bir marinada geçirip, bu geçtiğimiz Mart sonunda yine denizlere açılacaklarmış ama malum korona yasaklarına takılıp karantinalarda kalmışlar.
Beklemedelermiş buzlar arasında.

İlginç bir deneyim vallahülazim.
Bizim tayfadan da epi meraklısı vardır filika işlerinin.
Tabii bi de filika gitmez, olmaz öyle şey diyen dostlarımızda az değildir.
Anladığım kadarı ile bunlar da pek memnun değiller denizcilik performansından ama ev olarak süper diyorlar.


Valla bak..
Okuyun isterseniz haberi. Film de var.
https://www.bbc.com/news/uk-scotland-52395200…


5 Mayıs 2020 Salı

- NE Mİ ALDIM ? (3)

Canımsınız.
Yine blog şeysini sallamışınız canım followırlarım..
Yazı dizimizin ilk iki bölümü dağıtmış reytingleri.
Dizi mekalemizi okuyonuz, paylaşıyonuz, yorum yapıyonuz; şahanesiniz.
Tıklayan pamaklarınız dert görmesin.
Ama var ya, ben de hakketen güsel yazıyorum yani.
Yazdım mı yazarım hani.
Şöyle bi okudum da yazdıklarımı çok beğendim netekim.
Hayranıyım kendimin vesselam.


Madem bayılıyonuz o zaman devam edelim olayımıza. 
Eski bölümleri okumadıysanız çok şey kaybetmişiniz demektir. Yandaki menüden tıklayın başlıklara orada var hepsi anacım.

Nerde kalmıştık ?
"Yelkenli mi, motorlu tekne mi"diye kaynatıyoduk.
Bir önceki yazıyı  bitirirken "Ayrıca bir de kullanmayacağın donanımlara neden para yatırasın ki? sorusu var" demiş tüymüştük.

O yazıda büyük usta "Eralp Akkoyunlu" ustamızdan bahsetmiştim.
Bu yazıda da  bir başka büyük ustadan, "Sadun Boro" hocamızdan söz edeceğim. 
Eralp kaptan yaşlılığında ünlü yelkenlisi Yosun'u bırakıp, motorlu teknesine geçmişti.


Sadun hocamız böyle yapmadı. Yelkenliden vazgeçmedi. Fakat o da kıymetli teknesi "Kısmet"te yaşamaya devam edemedi ve onu bırakıp bir katamarana geçti.



Geçtikten sonra ne kadar yelken yaptı bilmiyorum ama katamaranı düz ayak olduğundan rahat alanlar sağladığından biraz daha konforlu olduğundan seçtiğini biliyorum. Genelde "Sonbahar" adını verdiği katamaranını bir trawler ya da bir motoryat gibi kullandığını tahmin ediyorum.


Hadi itiraf edelim şimdi.
Valla hepimiz böyle yapıyoruz. Her ne kadar "yelken iyidir" diip, atıp tutuyorsak ta çok sayıda amatör denizci, şordan boraya kısa mesafelerde giderken yelken açmaya üşeniyo. Genellikle kuru direk gidiyorlar, "yelken açacağım" diyenler de çoğunlukla bir tek cenova açıp, motor yelken gidiyollar.
Eh genellikle de koydan koya yakın mesafelere gidiliyo.

Bi de tekne ahalisi meselesi var.
Teknede hanımlar, yengeler, çoluk çocuk, torun torba oluyo genellikle.
Kör olası güvertede evladı ayal olunca muhabbet kaynamaya başlıyo. "Yelkenle git ama tekneyi yatırma", "sert rüzgar olmasın sallama", "sağa sola gidip yolu uzatma", "canımız sıkılıyo yavaş gitme" gibisinden yelken kafasıyla bağdaşmayacak talepler geliyo.


Ayrıca halatlar, direkler, bumba, vinç kolları, o bu şu derken teknede oturacak yer kalmıyo; kalsa da millet orda oturmaya sıkılıyo, halkımız sağdan sola kıpraştıkça da tehlikeli durumlar oluşuyo.



Bi te tente mente açamıyosun, minder neyim koyamıyosun yelkenle giderken genellikle. Beyin çorba oluyo güneşin altında, popolar nasır tutuyo kızmış plastiklerin üzerinde. 
Çoluk çocuğu bahane ediyoz ama yaşlandıkça sende konfor arıyosun vesselam.



Bi de gidilen koyda yer bulma meselesi var. Dedik ya "uzun yolcu diiliz, genellikle koydan koya gidiyoruz" diye.
Yelken açmak için rüzgar beklemek lazım. Ee bizim buralarda rüzgar öğleden sonra çıkıyo. Bekleyip öğleden sonra çıksan, gideceğin koya akşamüstü gidiyosun, her yer dolmuş oluyo.
En güseli sakin havada sabah erken çıkıp, bir sonraki koya adabınca yerleşmek ama o zaman da yelken kullanılmıyo rüzgarsızlıktan.



N'apiim neticeten çıkıp yüzlerce mil gidemiyosun bizim hayat tarzımızda.
Çok çok Gökova, Hisarönü, Marmaris koyları, Göcek felan yani.
O da koydan koya, adım adım, yavaş yavaş. Koca armayı boşuna taşıyosun tepende neticeten.
Tabii bu durumda yelken teknelerindeki motorlar da gereksiz yere saat yapıyo. Teknelerin üzerindeki onca para harcanmış, bi dünya donanım da yatıp duruyo. Direkler, teller, halatlar, vinçler, makaralar süs gibin duruyollar durduğu yerde.

Yelkenli tekne tasarımının vazgeçilmezleri olan, derin salmalara, dar alanlara, yavaş motorlara, kullanışsız güvertelere, konforsuz havuzluklara katlanmak ta cabası.

Çok pahalı kocaman yelkenli teknelere verecek paramız olsa bunların hiç biri sorun olmaz bittabi canım followırlarım.
Fekat heyhat, kör olası hayat yüzümüze gülmemiş anacım, şahsımızda cep delik cepken pek delik.

Ne diyo ekonomist büyüklerimiz?
"Ekönömi sonsuz ihtiyaçları sınırlı olanaklarla karşılama becerisidir."
O zaman ne diyorum ?
Az kullanacağımız onca yelken donanımına bunca para vermektense, sınırlı kaynakları, kullanabileceğimiz şeylere harcasak diyorum.



Sonuç olarak utana sıkıla, üzüle dertlene, ayıla bayıla yelkenliden vazgeçiyorum; bu yaşta bu hayat tarzı ile direksiz yelkensiz teknelere yöneliyorum.

Bak meselenin bi de şu tarafı var:
"Hangi tekneyi alalım" diye soranlar oluyo bağzen, beni adam yerine koyup ta bişi bildiğimi düşünüp ciddi ciddi arıyollar..
Ben de uzman uzman takılıp, onlara iki soru soruyorum önce:
1- Hayat tarzını, tekneyle ne yapacağını anlat diyorum.
2- Kaç paran var diyorum.

Ama haklı diil miyim yani?
Hayat böyle canım followırlar ; "bana hayat tarzını söyle, sana alacağın tekneyi söyleyeyim" demiş bir büyük Türk büyüğü.. Bu ben oluyorum binaenaaleyh.
İnanılmaz zengin seçenekler var bu bakımdan, insanoğlunun ve teknolocinin sınırı yok alemlerde anacım.
Limit gökyüzü..


Her talebe, zevke, heyecana göre bi yüzen şey var vallahülazim. Yoksa da tarif edersin yaparlar o kadar öyle.

Burada sorun esas olarak ekönömik. 
Sen paradan haber ver. Para var çözüm var neticeten. Paraya döneceğim. Şimdilik hayat tarzı şeysine odaklanalım.

Soru şu:
Napıcaksınız bu tekneyi?
İçine yerleşip, denizde yaşayanlar kulübüne mi üye oluciiz?
Yoksa senede 100 gün, okyanus dere tepe horda borda gezip, sonrasında eve mi döneceğiz?
Yoksa bir marinaya bağlayıp, yılda iki kez birer hafta turlayıp, sonra terk mi ediciiz bütün yıl?
Yarışlara ralli lere mi katıliciiz?
N'apiciiz?
Kişi kendini bilmek kadar irfan olmaz canım followırlarım. Durumu analiz edip ona göre bi tekne seçmeli.

"Bi tekne alayım her bişiyi yapayım" dedin mi yandı gülüm keten helva. 
Çil çil dolarları gömersin mavi sulara. Hiç kullanmayacağın özelliklere para harcayıp gereksiz yatırım yaparsın. Para çoksa sorun değil de, yoksa olmaz, yazık olur yatırdığın paralara.

Alalım benim durumu.
Uzun uzun teknede turladığımız günler geride kaldı artık.
Eskiden iyiydi, çıktık mı epi gelmezdik, o zaman "Karabiber" vardı; gayetlen rahattı, içinde yayılırdık.



Tekne büyük, tanklar büyük, dolaplar büyük, buzdolabları çifter çifter, mekanlar geniş, tuvaletler banyolar rahat idi.
4 dönüm bostan yan gel yat Osman hesabi.

Şimdi karadayız çoğunlukla. Uzun seyahatlere daha az gidiyoruz, senede bir iki, bilemedin üç.. O da kısa kısa. Birer hafta felan. Taş çatlasa Hisarönü Gökova.

Ama her gün teknede olalım istiyoruz. Ya kıçında oturalım marinada dostlarla, ya günü birlik turlar yapalım, yaz geldi mi de suya girmeye gidelim güsel bi koya diyoruz.
Evde otutururken tembel tembel, hadi dedik mi şıppadanak bizi denize çıkarsın istiyoruz. Hani arabaya binip, köşedeki yalı kahvesine çay içmeye gidiverip dönüvermek gibisinden.
Tekneyi çıkarmak yanaştırmak sorun olmasın, tek kişi kullanabilsin, pırt diye gidelim tık diye dönelim istiyoruz. Kontağı açtın mı gitsin, tenteyi örttün mü otursun beklesin diyoruz.
Her yere girsin, sığ sularda eğlensin, gerekirse plaja çıksın, kalabalıklardan kaçıp sota sularda eğlenebilsin istiyoruz.


Bir saatlik bile olsa çıkmaya üşendirmesin, hazırlık neyim gerektirmesin, halatı attın mı gitsin, bağladın mı dursun diyoruz.
Yaşlılık ya o bakımdan.

Diyelim ki 40 ft'lik bir jeanneau aldın. Bastırdın dolarları kocamana sahip oldun. Zor işin.. Günübirlik kullanım için gereksiz masraf, kullanılmayan donanım, üstelik koca tekne yorgunluk sıkıntı..
Haftalık geziler için iyi de, yılın tüm diğer günleri taşı dur armayı tepende, gezerken ne kadar yelken açarsın o da başka mesele..


Diyelim ki bir "Beneteau Antares 8" aldın .. 
Motosiklet gibin tekne işte sana; pırt pırt gezersin günü birlik kullanımlarda.
İki üç gece de yatarsın yani içinde.
Bilmem annatabildim mi derdi mi?


Yani hayat tarzı meselesi mühim canım followırlarım.
Bir sıkımlık barutun varsa diyorum, hedefi belirleyeceksin diyorum, eyice nişan alıp ona göre ateş edeceksin diyorum.

Amaaan sıkıldım yaz yaz nereye kadar bu kadar uzun yazdım mı sonra okumuyonuz zaten.
Gidiyorum ben. Gidiyorum ama merakla bekleyiniz , döneceğimdir vesselam.



4 Mayıs 2020 Pazartesi

- NE Mİ ALDIM ? (2)

Ne diyoduk?
"Tahta olmayacak maalesef" diyoduk.  Kolayına kaçıyoruz yaş itibarı ile malumunuz. 40'lı yaşları geride bırakmışızdır netekim.  Demek ki fiber olacak.  Bu tamam..
Gelelim öbür soruya..
Peki yelkenli mi olacak ?
Buyurun bakalım. Bi milyon dolarlık soru size..



Nerde diyoduk bunları?  Bu dizimizin bir önceki bölümünde. Okumadıysanız yandaki menüde bulabilirsiniz. Açın okuyun. 
Çok şey kaybedersiniz okumadıysanız. Söyliim de günah benden gitsin..

Eveeettt..
Ne yalan söyliim yelkenli iyidir anacım. Onun da hastasıyız vesselam..



Yel üfürür su götürür gidersin sessiz sedasız, masrafsız yakıtsız, çevreye zararsız, gürültüsüz patırtısız, beleş beleş masrafsız.

Bakın bundan 10 yıl önce ne yazmışım bi sanal basın mevkutesinde:
Tabii o zaman yaş 25, bilemedin 35, çok çok 45; o zamanlar, bünye genç.



Dinleyelim bakalım genç BT beyi; ne demiş:
"Kesinlikle motoryatçı değilim..
Bunu defalarca deneme fırsatım oldu.
Çok canım sıkılıyor o tür teknelerde. Yol boyunca haldır haldır gidiyorsun. Yapılacak hiçbir şey yok..Yayıl dur.. Gitmenin bir keyfi vardır denizde; bunlar da öyle bir zevk alamıyorsun..
Çıkayım bir tur atıp döneyim diyemezsin. Çıkıp ta ne yapacaksın..Yakıt harca dur..

Halbuki vinçlere dokunmalısın, iskotalarla uğraşmalısın,trim denemeleri yapmalısın,
"öyle gitsem ne olur? böyle gitsem ne olur?” diye çabalayıp durmalısın..
Yolunda giderken her şey, bozup bir daha düzeltmelisin..
Sen bişiler yaptıkça tekne sana geri besleme vermeli.. Onu hissetmelisin.. Riskler almalısın,durmadan problem çözmelisin.



Satranç oynarken aldığım hazza benzer bir şeyler var yelken yapmakta..
Ön göreceksin ,hesap yapacaksın karşı hamleleri planlayacaksın falan..
Hareket edip duracaksın. Sağa yatacaksın sola geçeceksin, sola yatınca sağa geçeceksin.. Halatları çekiştireceksin. Bumbaya dikkat edeceksin . Gözün sürekli aletlerde olacak.

Rüzgarı ayarlayacaksın ,yönüne hızına bakacaksın. “Şu rüzgarda bu hızla gittim” geyikleri yapacaksın. Daha az rüzgarlarda daha hızlı gitme akılları bulacaksın..



Rüzgar durmadan değişecek, sen de hayda baştan trim işine girişeceksin.. 
Orsaya kaç derece girdim, hangi rüzgarda ne kadar bayıldım muhabbetleri yapacaksın.. 
Sağanaklar bastıracak, telaşlanacaksın “tutamıyorum karşılamıyor” diye heyecanlanacaksın. 
Kısacası altındaki şeyle bütünleşeceksin. Onun bir parçası olacaksın. O sen olacak, sen o olacaksın..

Dümen tutmak neymiş anlayacaksın.. Ne otomobil, ne de motoryat “dümen tutmak” dediğimiz şeyin zevkini almana yeter. Onu yelkenlide anlarsın..




Sessiz ve bedava gitmek anlaşılmaz bir hoşluktur..
Pervaneden gelen bir küçük vızıltı bile rahatsız eder seni.. 
Allahın rüzgarı ile yürüyüp gidersin. Her yere giderken paralar ödemeye alışmış çağdaş bir insan olarak, bu duygu acayip garip gelir adama..
Zamanda yolculuk yapıyormuş duygusu gelir insana. Bin yıl önceki atalarla aynı şekilde seyahat ediyorsundur sanki.. 

Bir şeyler seni alır ve gerçekten koparır tüm dünyanın karmaşasından. Yani ben yelkenciyim dostlar..

Sonra nedendir bilinmez. Denizde giden şeyde yelken olması lazım gelirmiş gibi bir duygu oldu içimde hep.. Sanki başkası güvenli değilmiş gibi.. Altta salman yoksa devrilecekmişsin gibi gelir..

Direğin tepende değilse, yelkenlerin orada değilse, kalıp kalacakmışsın gibi denizin ortasında..

Gerçi hiç böyle bir şey başıma gelmedi ama ; En kötü havalar için, son durum planı olarak, hep kendime şöyle cesaret vermeye çalışırım: “cenovayı mendil kadar küçültürsün, girersin kabine, kapatırsın kapıyı bacayı, sallan yuvarlan, öğüre böğüre beklersin fırtınanın geçmesini.” O tekne nedense bana batmayacakmış gibi gelir.. 



Tabii motoryatların da bir hesabı kitabı vardır; biliyorum ama bana nedense güven vermiyor işte.. Psikolojik yani..
Sonra bir de yelkenci olmak havalı bişi.. Daha bir denizci duruyor.. 
Yelkencilerde hissedilen o hafif pejmürde, dağınık, yorgun,sportmen imaja hastayım.. 



Daha bilge, filozof, görmüş geçirmiş bir hal var adamlarda.. Sakinler,boşvermişler, sabırlılar, alçak gönüllüler, vericiler.. Gösterişsiz, sade ve basitler.. Ya da geleneksel olanları eski denizciler böyleydi diyelim.

Gerçi şimdiki bağzı yelkenciler pek havalı. Yarışlarda felan cakalarından yanlarına yaklaşılmıyor.
Hani maslak sırtlarında, göğsünde timsah resmi olan bi gömlek giymiş adam, kendini Paris banliyölerinde tenis oynayan seçkin Fransız burjuvası zanneder ya; bunlarınki de öyle bir şey.. Alacalı bulacalı kırmızılı sarılı havalı ceketler tulumlar çizmeler çekip altlarına havalarını basıyorlar aleme. Dağılın okyanuslar aslanı geliyor tiribindeler bilhassa.



Neticeten yelkenciliğin ruhsal durumunu gerçek imajını derin anlamını da severim vesselam."

Böyle yazmışım o zamanlar.. Yaa gençlik işte neler söyletiyo adama.
Bak muhabbet nerden nereye geldi. İnsan ne oldum dememeli ne olucam demeli harbiden canım followırlarım. Zamana, mekana , yaşam tarzına, yaşa, sağlık durumuna, ekönömiye bağlı olarak değişiyo insanoğlunun akılları kişilikleri vesselam.

Ne demiş bir Türk büyüğü?
"Dünle beraber gitti ne varsa söylenmiş düne dair cancağzım / şinci yeni şeyler söylemek lazım."
Doğrudur..
Her an bir küçük değişkenin değişmesi bir çok şeyi dönüştürebilir..

Bak bi hikaye annatayım size.
Yıllar önce bir aralar, Bodrum'da Milta Marina da, yat kulubun önünde, en dipte, balıkçı teknesinden bozma, saç, pek te iyi görünüşlü olmayan trawler desen değil, motoryat hiç değil bir tekne dururdu.


Konumu itibarı ile yerinden çıkması çok zor görünüyordu.
Zaten bir yerlere gidecek bir hali de yokmuş gibi duruyordu.
İçinde yaşlıca bir amca, tek başına yaşıyor gibi idi..
İlk bakışta insana “işte eski tüfek vazgeçmişlerden biri” dedirtecek bir durum vardı ortada..
Teknenin adı “Aydede” idi.

Sonra bir gün dergilerden birinde, bu tekneyi ve sahibini anlatan bir yazı gördüm. Dibim düştü.. Fena halde uyandım.
Benim "yaşlı amca" diip es geçtiğim adam kimmiş dersiniz?
"Eralp Akkoyunlu" ustamız değil miymiş.
Canım yavv..
Bilmem kim olduğunu anlatmama gerek var mı ?




Kendi yaptığı bir tekne ile, kaç kez okyanuslar geçen, çok değerli denizci büyüğümüzdür kendisi.
Dünyayı dolaşan beşinci Türk gezginidir. "Deniz Çingenesi" adlı harika kitabın yazarıdır.



Colombia universitesinden doktoralı bilgisayar hocasıdır. Bir yandan ders verirken, hafta sonları ve geceleri kendi elceğizleri ile tamamlamıştır teknesini.



O tekne de namı ile maruf "Yosun" yelkenlisidir.
Bildiniz Yeşim ve Tonguç Tokol çiftine dünyayı gezdiren tekne.




Neysse..
Eralp hocamız teknesini onlara hediye ettikten sonra bu saç tekneye yerleşmişti işte..
Yelkenciliği yelkenli tekneleri bırakmıştı.
Bu konuda çok ta güzel bir değerlendirmesi vardı.
Artık rahat etmek istediğini söylüyordu özetle.
Yelken felan neyimle, merdivenlerle, dar alanlarla, halatlarla, iskotalarla, mandarlarla, vinçlerle uğraşmak istemediğini anlatıyordu; helecan stres gerginlik yeter diyordu zannımca. Bünyeyi huzura almıştı netekim..

Eh o koskoca 7 denizler kaptanı böyle düşünüyorsa, bu garib yazarınızın yelkencilik maceralarından her an cayabilir olması da olasıdır bittabi canım followırlarım.
Yaaa işte böyleki böyle.

Öyle dedim işte kendime; "Yaşlılık gelmiş bedene ne halt etsen nafile.."
Beyin her ne kadar 25 yaşını geçemiyorsa da, bünye 45'i geçmiştir neticeten.

Öte yandan bi de şu var tabii:
Kullanmayacağın donanımlara neden para yatırasın ki?

Aaa çok uzun olmuş yine bu yazı yavv.
Onu da bir sonraki yazıda  konuşalım canım followırlarım, öperim, kaçarım, herkeşlere sıkı sıkı sarılırım.
Kalın takipte.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

- NE Mİ ALDIM? (1)

6/7 ay önce yeni bi tekne almıştım sevgili tayfa.  2019 Ağustosu gibiydi.
O zaman Feys şeysimizde epi mavra dönmüştü. 
O mesajlaşmalardan bu yazıyı derledim. "Ne mi aldım" diyerek "ne almalıyı" tartıştım.


Tekne almak isteyen, ne alayım diye düşünen  herkeşlere faydalı olur belki diye döşendim bi mekale. Meraklısı bi göz atsın derim.
İşe yarar bişiler bulabilirsiniz belki. O zamanlar çok okunmuş binlerce tıklanmıştı. 

15 bölüm felan yazmıştım. 
Hatta "Çetin Kent" bey; Benim yazılarla dalga geçmiş, "Giriş sündürme sonuç bölümleri önemli acele etme" demişti..
Uzun ve parçalı yazıyoruz ya onunla ti geçiyordu, "sündürme" diyerekten.


Çetin beyi bilirsiniz "Sarıldım minik teknemin halatına" adlı kitabın yazarıdır. Okumayan varsa bulsun okusun. Özellikle küçük tekne sevdalısı dostlara şidddetle tavsiye edilir.

Ordan bilmezseniz Selimiye'deki bir zamanların denizciler için vazgeçilmez destinasyonu olan Girit restoranın sahibi olmasından bilirsiz. Kimler kimler gelip teknelerini bağlamışlardır iskelesine. Ben dahil.. Esas önemi de ordan gelir zati. Neysee..



Oysa ne der eski tüfek yelkenciler?
Nereye ne zaman gittiğiniz değil, yolda geçirdiğiniz anlar kıymetlidir.  
Öyle işte uzun uzun yazmıştım o zamanlar.

Şimdi birleştirdim blog için, gereksiz geyikleri attım bu yazı çıktı.
Gerçi ister istemez burada da sündüreceğiz mecburiyetten. Uzun olacak korkarım ki.

Buyurunuz okuyunuz canımdan çok sevdiğim followırlarım.

Efenim bendeniz epi tecrübeliyim tekne alma satma konusunda.
Her teknemi çok sevdim. Bu son aldığım benim 5. teknem..
"Bugi Bugi" oldu sonuncunun adı.. Güzel isim değil mi?
Çok sevdim valla yeni teknemi.. 
Sıcacık bağlar kuruyoruz aramızda fabrikasyon bi plastik olmasına karşın.
Plastikten de olsa her teknenin bi ruhu olmalı anacım.
Bu yeni kızımızın ait olduğu ailedeki  tekneler için de her şey söylenebilir ama ruhsuz denemez zannımca. Çok sıkı bir geleneğin ve geçmiş zenginliğinin mirasçısı. Accaip bir sosyetesi var alemlerde.
Şeker bişi.
Anlatıciim azz sonraları tüm hikayeyi..

Fekat önce,  önceki teknelerime bir saygı duruşu yapayım dedim; yeni göz ağrımızı selamlamadan önce eski gözdelere hasretle dolu sevda bakışları fırlatalım,  nostalci olsun, göz yaşı aksın, hasretimden gönlüm yansın demişimdir.

Bilmeyenler de görmüş olur nerdeeen nereye gidişat. O da konunun gelişimi açısından önemlidir vesselam. Sündürüyoruz neticeten. 

Bak bu  "Andropy" teknemiz. Fabrika'dan almıştık Alamanya mahfillerinden, sıfır idi.


Bir "Bavaria 37"dir kendisi.   2. teknemdi aslında.


Derken güseller güseli "Karabiber" teknemizi aldık. 15 metronluk bi gulet idi.


Pek güsel bi sefine idi kafir, kendi gitti adı kaldı yadigar.  
En büyük aşkımdır vesselam.


Son teknemiz de,  namı ile maruf "Hanım" teknemiz idi. Onun da hikayesini bilen bilir. 


Eski dış işleri bakanı Mümtaz Sosyal hocamızındı, ondan almıştık. 
Bambaşka bir hikaye idi vesselam. 


Şimdi çok seven, çok ilgili yeni sahibi ile mutlu mesut Ege sahillerinde bir başka limanda.
Hüzüüünn Hüzün..
İki gözüm git başımdan..

Şimdi "Bugi Bugi" geldi. Son teknemiz olur mu acaba?
Kim bilir bakıciiz..

Önce şunu söyliim:
Yeterince bütçe vermedi yenge bu sefer tekne alırken.
Ondan ötürü "Hanse mi aldın, Halberg Rassy mi aldın, ne aldın?" diye merak etmeyi  bırakın lütfen.

"Yeter artık" dedi yenge, "çoluğun çocuğun parasını denizlere atıp, durmaya bi son ver lütfen" dedi çemkirdi. "Marinalara zam gelmiş, tekne fiyatları uçmuş, bakım tutum paraları tavanı delmiş, avro dolar bulutlarda geziyor; senin kafanda kavak yelleri esiyo hala" dedi.
"Sana şundan bundan fazla para yok" dedi.
"Emekli adamsın maaşın kaç para biliyon mu?" dedi.
"Kaç para" dedim, söyledi, şaşırdım, azmış valla bayağ..
Para yoksa zaten istim yok demektir, gerisi nanay, ne desek boş anacım..

Neyse dur baştan anlatayım:
Malumunuz tahta delisiyizdir aslında. 


Islak maunları-çamları, parlak vernikleri koklamadan; ahşap donanımın yumuşamış çizgilerini okşamadan; ana rahmi misali kamaraların, ağaç ortamlarında huzurlu, nostalcik, güvenli, kıvrılıp uyumadan yaşayamıyoruz esas olarak. 


Ahşap teknelerin o ağır dengeli duruşlarının, denizleri gidişlerinin hastasıyız. İçten takma güvenli çalışkan cefakar fedakar dizellerin gürültüsünün bile tutkunuyuzdur  vesselam.

O zaman ahşap bi tekne almalıydık bittabi.. 
Bi de öyküsü olan klasik bişi oldu muydu tadından yinmezdi anacım.

Aldık mı ? Alamadık maalesef.
Yaştan ötürü.

Ne demiş bi büyük Türk büyüğü ?
"Her seçim bi vazgeçiştir vesselam."
Biz de artık teknecilikteki en büyük sevdamızdan vazgeçtik yaptığımız seçimle.
Ne var ?
İnsan hayatta bağzende rasyonel, duruma uygun, gerçekçi seçimler yapmak zorunda kalıyo binaenaaleyh.

Herkeşler Marlin Monro hanımla çay içmek, pasta yemek istiyo ama bunu yapabilen kaç kişi ? Ya Kenedy olacaksın ya da Aynştayn anacım.
Diilsen isteme. Kendini ezdirme.  İstiyom da istiyom  diye tepinmek zarar verir netekim bünyeye.


Ahşap tekne candır ama nazlı bi sevgili gibidir.
Elin, dikkatin, sevgin, ilgin üzerinde olacak her an. Ahşaplarını okşayıp, seveceksin.
Bi yaza girerken, bi de kışa girerken vernikleyip, her sene karaya çekip, bakımını, altının tutumunu yapacaksın.
Öyle marinaya bağlayıp unutmak yok netekim.
Karaya alıp, "şorda dursun, 2 sene ben bi dolanıp geleyim" demek de yok.

Gün aşırı gideceksin, göz göze geleceksin, orasını burasını elleyeceksin, suyuna nemine bakacaksın. Hetchlerini lumbozlarını açıp havalandıracaksın.
Verniklerini maunlarını tatlı suyla, tiklerini irokkolarını tuzlu suyla yıkayacaksın.
Motor dairesini sintinesini havalandırıp, temizleyip mis gibin bakacaksın.

Çekekler kızaklar bi dünya para olmuş.


Römorka alamazsın, evin bahçesine koyamazsın.
Boyu posu küçülmez, küçüğünü alsan içinde durulmaz, ağız tadı ile yayılınmaz, büyüğünü alsan tek başına kullanmak zor yaşlılıkta.
Yenga "ben senin tayfan mıyım" der kaçar, eş dost yamuk yapar eker, kalırsın bi başına marinada, yaşlandıkça.


Sadun abi bile sevgili Kısmet'ini takunya dediği laylon katamaranı ile değiştirmişti içi kan ağlayarak.


Velhasıl en güsel tekne malzemesi olan ahşap, en güsel tekneler olan ahşap tekneler, geçmişte kalmış uzak bi sevgili hatıratında liste dışı kaldı seçimimizde.

Fekat var ya şuraya yazıyorum.
Bir hayalim var vesselam.
İyice yaşlanınca, hiç tekne kullanamaz olunca, bi de yenge para bulur da, kullanmama izin verirse, şöyle 24 metron pek güsel bi Bodrum guleti almazsam ne olayım.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin anacım.
İki de Bodrum gemicisi olacak bittabi, kaptan ve tayfa olaraktan. Onlar güzel yemeklerde yapar, denize de dalar balığımı ahtapotumu da yakalarlar.


Ben teknenin kıçında güvercinlikte battaniyeme sarılıp uzanırken, çalışkan Bodrum gemicilerinin güvenilir denizciliğine emanet edeceğim tekneyi.
Ancak o şekil.

Ne diyoduk?
Tahta olmayacak diyoduk. Demek ki fiber olacak.
Bu tamam..
Gelelim öbür soruya..
Peki yelkenli mi olacak ?
Buyurun bakalım. Bi milyon dolarlık bir soru daha  size..

Bunu da 2. bölümde alalım ele. Çok uzun yazı olunca okumuyonuz canım followırlarım.